Hayatımın filmi; ''THE MATRİX ''


1999 yapımı olan bu şaheser bana göre sinema tarihinin mihenk taşıdır, beyin kıvrımlarını açan, gri hücreleri tutuşturan, hayal edilemeyeni veren, ustalıkla işlenmiş bir filmdir. Wachowski kardeşlerin hem böyle bir senaryo yazıp, hem de bunu bu kadar iyi bir şekilde filme aktarabilmiş olmaları, insan olmadıklarına dair şüphelerimi arttırmıştır.

Bu filmin etki yaratmadığı veya filmle ilgili olumsuz konuşan 80 kuşağından eminim kimseyi göremezsiniz, sadece bir kez izleyeni de! Mesela ben Matrix 1'i 20 kere falan izlemişimdir. Keza 2 ve 3 ü de sayamadığım kadar fazla. Rekorum tabi ki bu değil, 30 kere Terminatör 2 seyretmiş bir bünye için az sayılabilir söylediklerim. Bir de bu çook seyrettiğim filmleri dillendirdiğim zaman bazen şöyle yorumlar duyuyorum, yok mevzunun anlaşılmaması için filmde çok soru işaretleri bırakıp, insanların fazla seyretmesi özellikle hedefleniyormuş da, yok bu yüzden bu filmler hasılat rekorları kırıyormuş da!! Hiç oralı bile olmuyorum. Arkadaşım öyle bir soru işareti dünya da yok, bir filmi 20 kere izlettirsin. Yani iki bilemedin üçüncü izlemede film mis gibi çözülür. Hımm çözemiyor musun hiç zorlama, yirmincide de aydınlanma olmayacak sende, benden söylemesi. Bu filmi izlettiren neden başka...

Matrix, karizmasıyla, felsefesiyle ve bu günkü filmlerle boy ölçüşen çekimleriyle, tarihin muhtemelen son kült bilim kurgu filmidir. Her daim izlenir ve izlettirilir. Kim ne derse desin kesinlikle sinema tarihinde bir milat olmuştur. Bu sebeple matrix'ten önce ve matrix'ten sonra (mö, ms) diye bir ayrım rahatlıkla yapılabilir. Bundan 100 yıl sonra sinema tarihi okuyan gençlere de "modern sinema tarihi the matrix ile başlar." deneceğine de adım gibi eminim.

Lütfen kardeşinize, kuzeninize, komşunun çocuğuna, amcaoğluna, öğrencilerinize, küçük ancak bu filmi anlayacak yaşa gelmiş her velede mutlaka Matrix’i izlettirin. Sağda solda bu filme çok atıfta bulunulur, çok gönderme yapılır. Benim birazdan anlatacağım gibi dönen geyiklere avare avare bakmasınlar sonra.

Bu kadar felsefesini, ana fikrini, çekimlerini ve yönetimini beğendiğim, izlemeyenleri kınadığım, seyretmemişlere zorla seyrettirdiğim, bir nevi avukatlığını yaptığım bu filmin, aynı zaman da hayatımda çok da komik anılarının olması belki de etkisini bir kat daha arttırıyor kim bilir.

Örneğin; sinemada izlediğimiz günü, sinemadan çıktığımız anı hala hatırlarım, "hay ben böyle dünyanın!" tripleri ile 1 hafta boyunca dolanmamız, aslında yaşadıklarımız gerçek değil diye sayıklamalar... Arkadaşlarla saatlerce kendimize gelememiş, günlerce üzerinde konuşmuştuk. Düşünün lise son sınıftayız, herkes stresten sıyırmış, üstüne matrix izlenmiş, hayatı sorgulamaya başlamışız, felsefesini tartışıyoruz, sahneleri kürsüde canlandırıyoruz, ‘’gerçek nedir?, biz gerçek miyiz?’’ cümleleri hooop 3 cümle sonra ‘’biz niye sınava çalışıyoruz ki?’’ ye dönüyor, renkli giyinmeyi zaten haftasında bırakmışız!! Hepimiz simsiyah! Sınıfça kayışı kopardık...

Her şeyi de filme bağlamak istemiyorum.. İllaki öss nin de bu duruma katalizör bir etkisi oldu. Olmalı!! Çünkü  film gösterime girdikten bir ay sonra mezun oluyoruz, hepimiz bir fuşu içindeyiz, yıllık için toplu resim çekileceğiz, mezuniyet resmi yani bu, hayatında bazen bakabileceğin, ailene eşine dostuna göstereceğin bir tür belge di mi ? Ama bunu idrak edecek kimse yok o sıra aramızda...Okulun önünde dizilmiş 40 kişi düşünün ve herkes simsiyah.

Erkekler upuzun siyah deri ceketler giymiş, yüzlerde siyah sinek gözlükler, sen kimsin diyorsun, herkes Neo yada Morpheus.. maşallah ajan yok ortada... öyle güzel kafalar ki, böyle yan yana durmuşuz, herkes kapkara. Sanırsın, az önce okul basılmış, hocalar rehin, bizde basın aracılığıyla dünya ya istediklerimizi söylüyoruz. Sonra bide 3’erli gruplar filmin afişini (Neo ortada, yanında Triniry ve Morpheus) modelliyoruz. Dediğim gibi sınavın da illaki etkisi var bu kafalarda... olması gerek!! Bilemedin % 5 kadar J

Annem hala yıllığıma her baktığında sorar:
‘’Kızım cenazeniz mi vardı o gün? Niye hepiniz siyah giymişsiniz?’’
‘’Yok be annecim, bir filmden etkilenmiştik uzun hikaye...’’ deyip uzaklaşıyorum yanından.

Teneffüsler zaten tam bomba, 4 erkek birini havaya kaldırıyor, hava da yatay pozisyondaki arkadaş Neo oluyor güya uçarak ajan vuruyor filan.
Biri diyo ‘’bazen düşünüyorum, taksak ense kökümüze birer fiberoptik kablo, bütün kitaplar hooop fondip olsa. Açsak gözümüzü; "i know geometri", "i know trigonometri" diyebilsek’’ diyo. Sınıf yerlerde gülmekten; 5 dakika sonra matematik sınavına gireceğiz, herkes bir ensesine elini götürüp hayallere dalıyor.

‘’çatal-bıçak eğilse salkım söğütler. Sonra o kırmızılı kadın da olsa hani kırmızı jartiyerli ‘’ diyenler. Biri bağırır; ‘’ı need an exit... fast!’’ diye... elinde telefonla koşar.. Biri türkü çığırır; ‘’ Şu matrixsin önü, bir uzun alan... bir tek Trinity’i sevdim gerisi yalan...’’ böyle geçen bir ay!

Zamanla durulduk tabi, ama bir gerçek var ki tecrübeyle sabittir, bir jenerasyon için star wars neyse, 80'ler çocuğu olarak bizim için de matrix odur.


O yılların geyikleri illaki azaldı, ama hala konuşulan bazı sahneler vardır, beni hep güldüren. Neler mi ? Mesela hap sahnesi...

Öncelikle sahneyi size hatırlatmak isterim. Serinin ilk filminde Morpheus’un Neo'ya sorduğu, çok katmanlı, derin anlamlar içeren, yıllar geçse de esprisi her daim iş yapan muhteşem sorusu.
Oluşum süreci şöyledir aktarıyorum.

Morpheus : Hoş geldin Neo. Tahmin edebileceğin gibi ben Morpheus’um.

Neo : Seninle tanışmak bir onur.

M : Hayır. O şeref bana ait. Lütfen. Gel ve otur. Eminim şu anda kendini tavşan deliğinden düşen Alice gibi hissediyorsundur. (zaten Neo white rabbiti talip ederek ulaşmıştır oraya)

N : Öyle denilebilir.

M : Gözlerinden belli. Sende gördüklerini kabullenen birinin gözleri var uyanmayı beklediğin için tuhaf ama bunlar gerçekten pek uzak değil. Kadere inanır mısın Neo?

N : Hayır.
M : Neden?

N : Hayatımı kontrol edemiyor olma düşüncesini sevmem.

M : Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Neden burada olduğunu anlatayım. Bir şey bildiğin için buradasın. Bildiğini açıklayamıyorsun. ama hissediyorsun. Hayatın boyunca hissettin. Dünyada ters giden bir şeyler var. Ne olduğunu bilmiyorsun ama orada. Beyninde kıymık gibi seni çıldırtan bir şey. Seni bana getiren şey bu duyguydu. Neden söz ettiğimi biliyor musun?

N : Matrix mi?

M : Ne olduğunu öğrenmek ister misin? Matrix her yerdedir. Etrafımızda. Şu anda bile, bu odada. Pencereden dışarı baktığında görürsün ya da televizyonu açtığında, işe gittiğinde hissedersin ya da kiliseye. Vergi öderken. Gerçeği görmemen için dünya, bir perde gibi önüne çekilmiş sanki.

N : Ne gerçeği?

M : Bir köle olduğun gerçeği Neo. Sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun. Dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin. Beyninin içi bir hapishane. Ne yazık ki, Matrix'in ne olduğu kimseye anlatılamaz. Bunu kendin görmek zorundasın. Bu senin son şansın. Bundan sonra, bir geri dönüş olmayacak.

Hen hen hen hennn hen...

Sonra Morpheus hapları, iki eline alıp söyle der;


M : Mavi hapı alırsan, bu hikaye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan harikalar diyarında kalırsın. Ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerlerin hepsini gösteririm. Der ve ekler,
Unutma..
Sana vadettiğim tek şey gerçek. Fazlası değil...


Neo kırmızı hapı içer ve film başlar...

Kırmızı hap burada harikalar diyarı olarak sembolize edilen gerçek dünyaya tek yönlü gidiş biletini temsil eder. Bu kadar alt yapısı olan bir tamlamada ister istemez dile pelesenk olur çıkar. Millet birbirine sorar ‘’sen olsan napardın?’’ diye...
Benim cevabım hazırdı. Morpheus gelip ‘’mavi hap mı, kırmızı hap mı?’’ dese bana, ‘’sok o mavi hapı cebine, bitsin bu yalan dolan’’ der kırmızıyı susuz yutardım. 

Zor anlarda, ‘’off nerede benim kırmızı hapım’’ derdim! Aklım sıra ortamdan rahatsız oldum, burası samimi değil göndermesi yapıyorum. Ne alakaysa artık... Yine bir gün bunu dedim, Ezel dizisinden çok etkilenmiş bir bünye bana "ikisini de iste kafamızı bulalım yeğen" dedi. Bir kere de tedbirli bir arkadaş ‘’kırmızı değil de mavi hap polis çevirmelerinde birebir, aklında bulunsun Viagra’sız çıkma yola’’ diyerek beni benden aldı.

Matrix sevgisi yüzünden, bir keresinde öyle enteresan bir durumla karşılaştım ki, bu yazdıklarıma belki de o vesile oldu.

Yağmurlu bir gün arkadaşımla sinemaya gittik, sığındık desek belki de daha doğru olur. Hangi filme gittiğimizi hazırlamıyorum ama iki saat sonrası için bilet bulduğumuz çok net hafızamda. Neden mi o iki saat geçmek bilmedi de ondan.  Oturduk muhabbet ediyoruz, haliyle sinemada olmamızın verdiği etki ile mevzu iz bırakan filmler. Konu çok dönüp dolaşmadı tahmin edebileceğiniz gibi, benim itelememle çat diye Matrix’e geldi.

Ben başladım tabi noktasız konuşmaya, uzmanlık alanım çünkü borumu o kadar seyrettik, o kadar yaşanmışlık var yani..
‘’Matrix serisi candır. Benim ilk top 10 listemde hepsi... film esnasında elektrikler kesilse 5 dakika sonra gelse sahne nerde kalmış onu söylerim. O kadar izledim’’ diyerek hızlı bir giriş yaptım.
Baktım karşımdakinin yüzünde hiç bir hayranlık yok;
‘’Yahu o kadar hızlı tempolu bir film için çok iyi bir başarı bu söylediğim‘’ diye de ekledim.
‘’Ihhh güzeldi evet.. ama benim ilk 10 um da değil’’ dedi.

İlk onun da yok mu.. pes!! Arkadaşım romantik komediciymiş meğer, bakışlardan belli, bir kere izledim  ama her şey hava da kaldı bakışı var gözlerinde...
Haydaaaa!! O an içim sıkıldı, yani söyle çatır çatır sahneleri tartışacağım biri olsaydı diye içimden geçirdim.

Hiç bir istediğim olmaz bunun olacağı tuttu.
Biraz yakınımızda konuçlanmış maksimum 19 yaşındaki bir velet atladı;
‘’Elektrikler kesilirse zaten aynı yerde kalır film’’ dedi ve pis pis güldü..
Al işte ölür müsün öldürür müsün.. yeni jenerasyon dvd bebesi... tv kuşağından haberi yok.
‘’Canım dvd diil bu bildiğin Show tv’’ dedim.
Cevap yeterli gelmemiş keza, bebe gülümseyerek yanımıza geldi.

‘’En çok hangisini beğendin peki serinin’’ diye sordu?

Derin bir nefes aldım ve başladım anlatmaya; biraz önce de laf sokmaya çalıştı ya bana, nasıl dolduysam artık.

‘’ İlk film serinin en güzeli bana göre; hem üçlemenin temellerinin atılmasından kaynaklı, hem de serinin diğer filmleri geldikten sonra, ilk filmin anlamı daha da pekişti. Felsefenin başlangıcı olduğu için de keza sorunsalın çatısı gibi yani...’’ dedim.
Amacım kelime oyunları yaparak veledi ezmek, yani sadece ‘’ilk film’’ deyip sus di mi.. ama yok işte.

Ve ayıp olmasın diye ben de sondum ‘’sence hangisi ve niye?’’

‘’Hepsinin yeri farklı bende, birinci de kahinin evinde Neo'ya "aslında kaşın yok’’ diyen küçük çocuk Neo'ya her şeyin bir algı ürünü olduğunu anlatmaya çalıştı. Bu yüzden de kaşık yoktur, göndermesini yaparak, kaşığı görmesini sağlayanın Neo'nun bilinci olduğunu vurguladı; kaşığı bükemezdi zira değiştirmesi gereken düşünceleriydi. Tıpkı Morpheus'un Neo'yu dövüşte yenmesini, kas gücüne bağlamaması gibi.. Bu yapı iyi oturmuştu ilk filmde...  beğenmiştim‘’ dedi.

La havle!!! Velede bak dedim içimden, biz onun yaşında fiber kablo arıyorduk ensemizde, neyse... ‘’ıııı evt bende’’ diyebildim.

Çocuk aynı hızla devam etti; ‘’ikinci filmde mimar'ın neo'yla olan konuşmasında belirttiği gibi ilk matrix mükemmeldi, ama çöküşü de kendisi kadar dramatik oldu çünkü insan aklı, mükemmel dünya’ yı algılayamamış, kabullenememişti. Bu yüzden, ikinci matrix'te, insanlara seçim imkanı verilmesi filmin felsefesini güçlendirdi. Ama bir sorun vardı işte... İkinci matrix'te insanların %99'u matrix'i bilinçlerinde kabul edebilmişlerdi. Fakat kalan %1, sistemden ayrılmıştı ve Zion'un kurucuları olmuşlardı. İşte bu noktada sistemdeki %1'lik fark denklemlerin, yavaş yavaş dengesini bozarak sapmaya sebep oldu... bu film de de bu sapmayı çok iyi aktardıkları için beğendim’’ dedi.

Arkadaşımdan şu ses çıktı; ‘’sapmaya neden oldu derken?’’ neyse ki o sordu bunu, ben soramayacaktım çünkü...

‘’örneğin 1+2=3 iken, pi sayısına gider ve arada 0.14'lük bir fark oluşur ya hani bilirsiniz. ‘’

Bilir miyiz ?!!! Bizim joker hakkımız var mı acaba?? Telefon jokeri mesela?  (içses)

‘’İşte sistemdeki bu anormaliler, seçilmiş kişi  kavramını oluşturdu. Matrix sisteminde sapmalara neden oldu. Sapmalardan meydana gelen anormaliler bu seçilmiş kişiye yöneltildi. Bu da, makinelerle kaçınılmaz bir savaşı beraberinde getirdi. Biliyorsunuz yani bunları, Matrix'teki smith programı kontrolden çıkmış olması, onun matrix'in dışına da gidebilmesini sağladı, sistem için tehlikeli bir hale gelmesi, kendini kopyalayabilmesinden kaynaklandı. Benim tahminim makinalar muhtemelen asıl ajanı kopyalar arasından ayırt edemediği için smith programı hakkında bir şey yapamadılar’’

Benim tahminim bile yok! Tüm tipitip saflığımla aynı filmden mi bahsediyoruz acaba diye düşünmekteyim.. gri hücrelerim alev almış.. kulaklarımda dumanlar...

Arkadaşım neyse ki araya girdi, benim tarafımdan bozulması beklenen sessizlik, bozulmuş oldu. ‘’Düşünün ki ben matrix’in anlamı ne onu bile bilmiyorum’’ dedi ve beni rahatlattı.

İyi bari bildiğim bir şey çıktı ve hemen söze girdim.
‘’Matrix biyolojide hücreler arasındaki maddeye denir, ama film de dölyatağı, rahim anlamında kullanıldı.’’ dedim.

Cümlem daha bitmeden, ukala çocuk girdi lafa; ‘’filme adını veren matrix’in sözlük anlamı; bir düzlem üzerinde sıralanmış bir dizi sayı, figür veya işaret demektir. Bu sebeple ilk film de her görüntü sayı ve figürlerin akışıyla resmedildi. Ayrıca filmde matrix’in bilgisayar ekranındaki görünüşü de sözlük anlamına uygun olarak kurgulanmış, insan zihinlerinin tutsak alınıp köleleştirildiği sanal dünyaya latince rahim anlamına gelen matrix adının verilmesi yerinde olmuş, çünkü insanın kendini en güvenli ve rahat hissettiği ortam içinde sürekli uyuyup dış dünyanın gerçeklerinden soyutlandığı tek mekân rahimdir. Makinelerin enerjilerini aldığı insanlarda rahim benzeri fanuslarda bulunuyordu zaten film de hatırlarsan’’ dedi.


Arkadaşım ‘’vay etkileyici!! Bunları bilince tabi filmden başka bir keyif alır adam, ben demek ki bunun için sevemedim bu filmleri... Yani felsefesini anlamıyorum o yüzden zevk alamıyorum’’ deyince.

Gıcık bebe; yine başladı. ‘’Haklısın.. çoğunlukla seyirci filmi idrak etmekte zorlanıyor ve bu zorlanmayla doğru orantılı olarak çok derin bir konunun işlendiğini düşünüyor bilinçaltında. Bu sinema denen olay içerisinde iyi midir kötü müdür tartışılır ama izleyiciye filmi çözdürdüğünde müthiş bir keyif verdiği aşikar.’’ dedi.


Ben o ara dalmışım uzaklara.. Sen filmi seyrettiysen, ben naptım be çocuk? diye içimden kendimi sorgulamaya başladım, sanki bildiğim hiç bir şey yokmuş bu hayatta gibi en uç noktada nevrotikleştim..
Çocuk ‘’benim filmim başlıyor size iyi seyirler’’ dedi ve tüm karizmasını yanımızda bırakarak gitti.


Çocuk uzaklaştığında arkadaşım bana döndü ve ‘’ çocuktan korktum resmen’’ dedi. Aslında çocuğun farkındalığını ve zekasını anlatacak sıfat bulamadığı için korktum demişti, ama ben işime geldiği gibi anlamayı seçtim.

Arkadaşıma dönerek ‘’ bu çocuğun babası böyle bir şey çıkacağını bilse, yemin ederim salonda uyurdu...’’ dedim. Bir daha da konuşmadım! Zaten bizim de filmimiz başlamak üzereydi.







AH ŞU TESTLER YOK MU YALNIZLIK SEBEBİ?


Arkadaşımın doğum günü kutlaması bitmek üzereydi. Taksi çağırmak için telefonumu elime almıştım ki, fark etmiş olacak; yanındaki çok yakın bir  erkek arkadaşını göstererek ‘’aaa siz çok yakın oturuyorsunuz.. birlikte dönün bari’’ cümlesini kurdu.

En sevmediğim şey yeni tanıştığın biriyle yapılan araba yolculuğu, hele ki arabayı ben kullanmıyorsam. Yani elini kolunu nereye koyacağını bilemezsin, istediğin müziği açamazsın, bir sürü soru geçer aklından muhabbet açmak için, hangisinin ilk soru olmasına karar veremezsin. Sıkıntılı bir durum işte.

Sıkıntıyı atmak için soru sormaya başladım, ama sürekli ekonomik yanıtlar aldım. Mevzu açılsa da bir şeyler anlatsam diye heder oldum resmen.

Sonra geçen gün radyoda duyduğum bir hikaye geldi aklıma... Aklıma düşmesi ile dilimden dökülmesi bir oldu.

‘’Uzun yıllar önce insanlar henüz dünyaya ayak basmamışken, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez halde dolaşıyorlarmış.’’ diye başladım anlatmaya... Amacım araba yolculuğu biraz keyifli hale getirmekti.
‘’Her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorlarmış, birden ortaya bir fikir atılmış; neden saklambaç oynamıyoruz?’’ diye devam ettim. Artık başlamıştım anlatmaya geri dönüşü yoktu.

‘’Hepsi bu fikri beğenmiş. Çılgınlık bağırmış ‘’Ben ebe olmak ve saymak istiyorum.’’

‘’Başka hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için hemen kabul etmişler. Çılgınlık saydıkça, iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yer aramışlar. ‘’ dedim. 
‘’Şefkat; Ay’ın boynuzuna asılmış,
İhanet; çöp yığının içine girmiş,
Sevgi; bulutların arasına atlamış,
Haset; zaten oyuna katılmamış,
Yalan; bir taşın arkasına saklanacağını söylemiş ancak her zaman ki gibi yalan söylemiş, çünkü gölün dibine saklanmış,
Tutku; Dünya’nın merkezine gitmiş,’’ diye sürdürdüm.
Aşk’ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar zaten saklanmış.’’ dedim ve ekledim. ‘’Aşk kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.
‘’Son anda Aşk, hızla sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış. Çılgınlık arkasına döndüğünde, ilk önce Tembelliği görmüş, o halen ayaktaymış. Çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.
Sonra Şefkat’i ayın boynuzunda görmüş ve İhanet’i çöplerin arasında.
Sevgi’yi bulutların arasında, Yalan’ı gölün dibinde ve Tutku’yu Dünya’nın merkezinde.
Hepsini birer birer bulmuş,
Ancak o kadar aramasına rağmen Aşk’ı bulamamış.
Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış. Derken Haset, Aşk bulunamadığı için adına yakışır bir şekilde, Çılgınlığın kulağına fısıldamış; Aşk’ın yerini söylemiş.

Çılgınlık, elindeki sopayla Aşk’ı bulmak isterken o hırsla Aşk’ın gözünü kör etmiş. Çaresizlik içindeki Çılgınlık ‘’ Seni kör ettim. Nasıl iyileştirebilirim?’’ diye bağırmış.
Aşk ‘’Artık iş işten geçti, gözlerimi geri veremezsin. Ancak benim için bir şey yapmak istersen benim rehberim olabilirsin.’’ diye cevap vermiş.

İşte o gün bu gündür, Aşk’ın gözü körmüş! Çılgınlık da her zaman onun rehberi olmuş...  ‘’ dedim gülümseyerek.

Gülümsüyordum çünkü o kadar tane tane anlatmıştım ki, ben bile şaşırmıştım. Çünkü bir şey anlatırken sabırsızlanan, bu sabırsızlıktan hemen hikayenin sonunu söyleyebilen, sonra karşımdakinin yüzündeki ifadesizlikle hatasını anlayan, tekrar başa dönüp hikayenin detayına giren, o zaman da çok zaman kaybı oldu hissine kapılıp, es vermeden Japonlar gibi konuşan, kısaca dinleyenin ömründen çalan hikayeyi de bu yolla mundar edebilen biriyim ben. Bu sefer yapmamıştım. Bu farkındalıkla, TRT spikeri gibi vurgulu, klasik müzik gibi huzurlu anlatmıştım.


Bu hikayeden bir sohbet çıkar düşüncesiyle başlamıştım ama sonradan amacımdan sapmıştım. Hikaye esnasında aklıma  bir cinlik gelmişti, test yapacaktım ona. Gözlerimden bir ışık süzmesi geçti, en sevdiğim an gelmişti. Sonra da soruyu sordum ve pası attım. Top benden çıktı. Dedim ki ‘’bu hikayeden sence nasıl bir anlam çıkarmalı?’’

Hafif bir tebessüm geldi sorumun arkasından, dedim kesin tuzak sorular sorduğumu anladı. ‘’Hayırdır teste mi tabi tutuluyoruz, nerden çıktı bu soru şimdi’’ der düşüncesi ile ben o anda cevap arayışına giriştim. Yok işte bugün bir kitap da okudum çok beğendim, seninle paylaşmak istedim deyip konuyu kapatmayı düşünüyordum ki...

Sessizlik bozuldu. Şu sözler döküldü ağzından; ‘’Demek ki Haset’le ilişkimizi kesicezzzz, çok çılgınlık yaparsak da birinin gözünü çıkarabiliriz ‘’ dedi.
Sonra güler diye bekledim gülmedi, gülmesi gerekiyordu ama gülmedi. Gülse baya ince espri anlayışı var helal olsun diyecektim gerçekten. Ama gülmedi haliyle de güldürmedi.

Sözcükleri aramızdaki uzay boşluğuna birden bıraktı ve tüm hikayenin ana fikrini özetlemiş olduğunu sanarak, garip bir gururla yaslandı arkasına. Tabi ben şoktayım. Ne umdum ne buldum, bir cevapla heder oldum.

Vermesi gereken tek bir cevap da belirlememiştim bu sefer kafamda, çoktan seçmeli sormuştum. Arkadaşlarım klasik zor oluyor yaw, okuldan hatırla, test yap bir dahaki sefere demişlerdi. O geribildirimi de almış, alternatifler çıkartmıştım.

a)    Aşk’a çılgınlık lazım; Aşk işin içinde olunca insan biraz kör olmalı deseydi. Aşkın anlamını kavramış, etkili ve anlamlı bir cevap…olayın farkında derdim.

b)    Ben de niye çılgınım bu aralar diyorum.. deseydi...yani aşk var hayatımda demenin esprili halini söylemiş olacaktı ki haliyle bonusu buna koymuştum. Olası durumu ince esprilerle betimlemek, karşı tarafa topu atmak. Rengini göstermek ama gözüne gözüne sokmamak.. en sevdiğim cevap olurdu..Yürür giderdik J

c)    Sadece çılgınlık değil bence rehberi.. güzel hikaye ama eksik var... Tutku da Aşk’ın rehberi olmalı.. deseydi. Bunu diyen biri çıkmaz diye düşündüm ne yalan söyleyeyim. Müfredat dışı bir cevap bu.. haksızlık olurdu bunu beklemem yalan yok. Ha ne yapardım biri bir ihtimal böyle bir cevap verse, hooop 3 bilemedin 5 seviye atlatırdım.  


Kısaca bir çok cevaba karşı yanıt hazırlamakla uğraşan beynim, ‘’çok çılgınlık yaparsak da birinin gözünü çıkarabiliriz ‘’ cevabını duyunca haliyle şoka girdi.  

Eh be arkadaşım ben yüz mimiklerinden sohbetin üçüncü cümlesinde ne söyleyeceğimi düşünüyorum, satranç oynar gibi strateji geliştiriyorum. Tamam ben bir kadınım senden bu kadar detay beklemiyorum ama bu cevap nedir yaa.

Hani bazen birine bir soru sorarsın.  Orta sahadan çıkar top ve forvetin ayağının önüne düşer. Al işte aynısı, futbolun kelimelerle oynanması bir nevi. Bu testlerden çıkacak sohbetlerde bir tür karşılıklı paslaşmaya zemin değil midir? Gol yapmasını beklediğimiz de haliyle aday adayıdır. Gönül hepsini Messi sanır, ama pası attığın kişi  bir anda Sabri oluverir. Klasik out olur. Ben ne dedim bu cevap nerden çıktı bakışı ile, o şahane pası filenin 5 metre üstüne yükseltip tribünlere  düşüşünü izleyen cimbomlunun bakışı birebir aynıdır. Futbolla aram çok iyi olmamasına rağmen bu bakışı biliyorum, çünkü çok fazla Galatasaraylı tanıyorum heheee.

Her neyse iç sesim ‘’ yok artık lebron jamesss.. ‘’ derken dış sesimden ‘’hımm oda güzelmiş farklı bir bakış açısı ‘’ cevabı çıktı.
Sonra da kendim başta olmak üzere hemcinslerimden tırstım. Ne düşünüp ne söylüyoruz biz allahım allahım.
‘’Çok duygusal biri değilsin galiba? dedim. 
‘’Yoo bilakis çok duygusal olduğumu söylerler'‘ dedi.
‘’Kimler bu söyleyenler’’ diye gayri ihtiyarı sordum. Biraz meraklı gibi oldum ilk buluşmadan ama olsun. İkinci buluşmanın olup olamayacağı buna bağlıydı. ‘’bizim takımdaki elemanlar’’ dedi.

Ama arkadaşım ya sizi bana parayla mı yolluyorlar, beni yıldırmak için eski sevgililerim bir örgüt kurdu da benim mi haberim yok acaba diye düşünüp bir yandan da; bu kadar absurt iki cevabı vermek de büyük başarı ister dedim kendi kendime ve ‘’ onlar söylediyse doğrudur tabi ‘’ deyip konuyu kapattım.

Oysa bir şansı daha vardı, anında cevap vermesini de beklememiştim halbuki. Sohbetin gidişinden kanaat bile kullanabilirdim ama erkek arkadaşları duygusalsın sen dediği için 35 yaşındaki bir adam kendini duygusal sanıyorsa, kurduğu cümlelerde en ufak bir zeka pırıltısı yoksa, o noktada susmak en iyi çözümdü. Çünkü belli ki sohbetlerimiz diyet yemekleri gibi tatsız tuzsuz olacaktı. Nedeni onun kötü olduğundan değil tabi ki, bizim iyi olamayacağımızdan.

Netice karşımdakinin EQ sü test sorularında çok hızlı intifa kaybedince, yükselmesi için bir  şeyler yapmam gerekti. Yol bitene kadar arabada ses olsun diye; biraz tv programları, biraz arabesk diziler konuştuk.

Eve gidince son bir saati unutmak için bir tek atıp yattım. Ama unutmamışım ki hepsini yazdım.