Son bir aydır
İstanbul’a, dahası Şile’ye gidip Schubert’in Serenad’ı eşliğinde
kayalıklardan denize doğru bakmak istiyorum. Denize baktıkça da yıllar
önce Şile açıklarında sulara gömülen Struma’nın talihsiz yolcularının
çığlıklarını duyar mıyım acaba, diye düşünüyorum. Bu merakımın nedeni
son günlerde okuduğum Zülfü Livaneli’nin Serenad’ı. İsmine aldanılıp
sadece bir aşk romanı olarak algılanabilecek bu kitap, aslında 2. Dünya
Savaşı, Naziler, Yahudi soykırımı, Türkiye’ye gelen Alman bilim
adamları, Struma, Kırım Türkleri, Mavi Alay, Ermeniler gibi tarihi
konuların yanı sıra, internet gençliği, 2001 krizi, kadınlar, erkekler
ve aile ilişkileri gibi çok önemli konulara da yer veriyor. Köstence
Limanı’ndan ayrılırken, -Struma gemisi ile birlikte yeni bir yaşama
yelken açtıklarını düşünen- “soykırım fırınlarından” güçlükle
kurtulabilmiş olan insanlara ait umutların Karadeniz’de nasıl son
bulduğunu, “zoraki göçmenlerin” başlarından geçen insanlık dışı
olayların hikayesini öğreniyorsunuz. Serenad ise tüm bu olanlara eşlik
eden, zamana ve mekâna inat ırk, din, dil gibi sınırlardan arınmış bir
aşkın, hüzünlü bir ezgisi olarak yankılanıyor kulağınızda kitap
bittiğinde.
İstanbul Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler bölümünde çalışan kahramanımız Maya Duran’ın sıradan yaşamı ile başlayan roman, Alman Profesör Maximilian Wagner’ın yıllar sonra tekrar İstanbul’a gelmesiyle hareket kazanır. Profesöre İstanbul’da ev sahipliği yapmakla görevlendirilen Maya, bu sadık aşığın hikayesinin yanı sıra kendi ailesi ve ülkesi ile ilgili çarpıcı gerçekleri öğrenir. Öyle ki zaman zaman hangisinin kitabın ana karakteri veya hikayesi olduğuna karar veremezsiniz. Bu nedenle de hangi sebeple olursa olsun hayatınıza dahil olan insanların yaşamınıza kattıkları anlamı değerlendirirken bulursunuz kendinizi. Maya ile birlikte kıtalar arası yolculuk yaparken bir taraftan da hayatınızı mercek altına almaktan kendinizi alamayabilirsiniz. Ben, bütün hatıralarını mikroskop altında inceleyen birisi gibi hissettim kendimi, kitap bitene kadar. Kendimi Maya’nın yerine koyup, onun yaşına geldiğimde nasıl bir yaşamım olacağını, hayata karşı direncimin ve tepkilerimin nasıl olacağını, hayal ettim. İşimi, hayatımı, “ne senle, ne sensiz” diyerek hayatıma aldığım insanları, çoktan arşive kaldırmış olmam gereken kişi ve olayları düşünüp, nasıl daha mutlu olurumun, yollarını aramaya başladım. Bu noktada aklıma, altı yıl kadar önce ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun düzenlediği Liderlik Semineri’nde söylenmiş bir söz takıldı. ‘Alışkanlıklarınızı değiştirmeyin, yeni alışkanlıklar edinin; aksi takdirde çok zaman kaybeder ve geçmişe takılıp kalırsınız’ diyordu, Lale Rona, mutluluğa giden yollardan bahsederken. Bir kez daha hak verdim kendisine. Çünkü değiştiremediklerimiz için dövünmenin boşuna olduğunu hem Maya’nın hikâyesinde, hem de kendi yaşamımda gördüm, sınadım. En iyisi yeni alışkanlıklara, yeni bakış açılarına merhaba demekti. Çünkü dünyanın en mutlu insanları, rutin hayatlarına bir son vermeyi başarıp, farklı alanlara yönelen ve sevdikleri işi yapan kişilerdi. Aksi takdirde yazarın da belirttiği gibi ruh bedenden önce yaşlanacak, beden koşmak isterken ruh arkasında tökezleyecekti. Sahi hangisi daha kötü sizce? Ruhun mu yoksa bedenin mi daha önce yaşlanması? Ben bedeni tercih ederdim. Yetmişimde çökmüş bir zihinle kaçık bir ihtiyar olmak, eli kolu tutan huysuz ve ruhsuz bir ihtiyar olmaktan daha hoş geliyor kulağıma.
Bir solukta sıkılmadan okuyacağınız bu akıcı kitapta yakın tarihle
ilgili çarpıcı gerçeklerle yüzleşmekle kalmıyor, aynı zamanda kendinizi
bu olaylardan yola çıkarak çeşitli konuları sorgularken
bulabiliyorsunuz. Mavi Alay ve Struma’nın umutlu yolcuları, Ayşe ve
Nadia’nın hikayesini okurken ‘Coğrafya kader midir?’ sorusunun, yanıtını
aramaya koyulabiliyorsunuz örneğin. Başka bir şehirde hatta başka bir
ülkede doğmuş, başka koşullarda yaşıyor olsaydım ismim ne olurdu, nasıl
bir kişiliğe bürünürdüm ve neleri tercih ederdim gibi konulara
daldığınızı fark edebilirsiniz. Ve hatta İbni Haldun’a hak
verebilirsiniz, “Coğrafya kaderdir.” dediği için. Belki de ne zaman,
hangi olay sonucu “büyümüş olduğunuzu” düşünürken, ülkelerin de büyüyüp
büyümeyeceğini de merak edersiniz, benim gibi. Sahi büyür mü ülkeler,
yani onların da çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemleri var mıdır?
Uçurtmaları metal, bebek evleri gaz mı kokar? Hatta ülkelerin cinsiyeti
de var mıdır acaba? Kadın bir ülke ile erkek bir ülke insanlarının
kaderi, ne kadar benzer ya da farklıdır?İstanbul Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler bölümünde çalışan kahramanımız Maya Duran’ın sıradan yaşamı ile başlayan roman, Alman Profesör Maximilian Wagner’ın yıllar sonra tekrar İstanbul’a gelmesiyle hareket kazanır. Profesöre İstanbul’da ev sahipliği yapmakla görevlendirilen Maya, bu sadık aşığın hikayesinin yanı sıra kendi ailesi ve ülkesi ile ilgili çarpıcı gerçekleri öğrenir. Öyle ki zaman zaman hangisinin kitabın ana karakteri veya hikayesi olduğuna karar veremezsiniz. Bu nedenle de hangi sebeple olursa olsun hayatınıza dahil olan insanların yaşamınıza kattıkları anlamı değerlendirirken bulursunuz kendinizi. Maya ile birlikte kıtalar arası yolculuk yaparken bir taraftan da hayatınızı mercek altına almaktan kendinizi alamayabilirsiniz. Ben, bütün hatıralarını mikroskop altında inceleyen birisi gibi hissettim kendimi, kitap bitene kadar. Kendimi Maya’nın yerine koyup, onun yaşına geldiğimde nasıl bir yaşamım olacağını, hayata karşı direncimin ve tepkilerimin nasıl olacağını, hayal ettim. İşimi, hayatımı, “ne senle, ne sensiz” diyerek hayatıma aldığım insanları, çoktan arşive kaldırmış olmam gereken kişi ve olayları düşünüp, nasıl daha mutlu olurumun, yollarını aramaya başladım. Bu noktada aklıma, altı yıl kadar önce ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun düzenlediği Liderlik Semineri’nde söylenmiş bir söz takıldı. ‘Alışkanlıklarınızı değiştirmeyin, yeni alışkanlıklar edinin; aksi takdirde çok zaman kaybeder ve geçmişe takılıp kalırsınız’ diyordu, Lale Rona, mutluluğa giden yollardan bahsederken. Bir kez daha hak verdim kendisine. Çünkü değiştiremediklerimiz için dövünmenin boşuna olduğunu hem Maya’nın hikâyesinde, hem de kendi yaşamımda gördüm, sınadım. En iyisi yeni alışkanlıklara, yeni bakış açılarına merhaba demekti. Çünkü dünyanın en mutlu insanları, rutin hayatlarına bir son vermeyi başarıp, farklı alanlara yönelen ve sevdikleri işi yapan kişilerdi. Aksi takdirde yazarın da belirttiği gibi ruh bedenden önce yaşlanacak, beden koşmak isterken ruh arkasında tökezleyecekti. Sahi hangisi daha kötü sizce? Ruhun mu yoksa bedenin mi daha önce yaşlanması? Ben bedeni tercih ederdim. Yetmişimde çökmüş bir zihinle kaçık bir ihtiyar olmak, eli kolu tutan huysuz ve ruhsuz bir ihtiyar olmaktan daha hoş geliyor kulağıma.
Kitabı elime her alışımda, Arnavut kaldırımı döşeli sokakta yürüyen kadına baktım ve beni, taşların altına gizlenmiş, henüz yüzleşemediğimiz, başka hangi mesele ve sorulara doğru götürdüğünü düşünmekten alamadım, kendimi. Zülfü Livaneli’nin karşı cinsin ağzından yazdığı bu kitabın okuyanlara çeşitli anlamlarda çok şey katacağını düşünüyorum. Beni farklı konuları araştırmaya yöneltip, bazı konulardaki bakış açılarımı değiştirmemi sağladığı için de kendi adıma teşekkür ediyorum, yazara. Zaman zaman doğu ve batı edebiyatından ilginç alıntılara yer veren kitaptan, ilk kez duyduğum bir hikayeyi paylaşmak istiyorum, sizlerle:
Mardinli İlyas-ı Habır’ın Roma şehrinde çalışan akrabaları varmış. Bir yolunu bulup, onları ziyaret için yurt dışına çıkmış, Roma’ya gitmiş. Akrabalarını bulup hasret gidermiş. Oradaki misafirliği sırasında akrabaları işe gittiğinde İlyas-ı Habır da evden çıkıp, tek başına şehri dolaşırmış. Bu gezilerinden birinde yolu çiçekli, ağaçlı, yeşillikler içinde cennet bahçesi gibi güzel bir yere düşmüş. Gezinmek için içeri girdiğinde gözüne bazı mezarlar ve onların taşları ilişmiş. Mermer heykeller ve kabartmalarla süslü şık mezarların başına dikili taşlardaki yazılar İlyas-ı Habır’ı çok şaşırtmış. Kiminde yirmi bir gün, kiminde otuz dört gün, kiminde on yedi gün yazıyormuş. İlyas-ı Habır dil bilmiyor ama kafası çalışıyor. O rakamların ömür uzunluğu ile bir ilgisi olduğunu çözmüş. Yine de merakı geçmemiş. Çünkü bu sayıya göre bebek mezarı olması gereken kabirler yetişkinlere göre. İçinden çıkamadığı durumu akşam akrabalarına sormaya karar vermiş. Akşam evde buluştuklarında gittiği yeri tarif edip gördüklerini anlatmış ancak bilmeceye cevap bulamamışlar. Sonunda izin günü o parka gidip durumu bekçisine sormaya karar vermişler. Öyle de yapmışlar. Güzel bir güneşli günde hep birlikte o parka gidip bekçiyi bulmuşlar ve mezar taşları üzerindeki gizemli rakamları sormuşlar.
“Haaa!” demiş mezarlara bakan bekçi.
“Burası özel bir mezarlıktır.. Burada defnedilenlerin mezar taşlarına gerçek yaşları değil hayatta kaç gün mutlu oldukları yazar.. Bakın kimi yirmi bir gün, kimi otuz yedi gün mutlu olmuş hayatında.. Daha elli iki günü geçen çıkmadı..”
Demek ki böyle..
İlyas-ı Habır memleketine döndükten sonra uzun bir ömür sürmüş. Günlerden bir gün hastalanınca oğullarını başına toplayıp, size bir vasiyetim var, demiş. Öldüğümde mezar taşına aynen şunu yazacaksınız:
İlyas-ı Habır bitti
Anasından çıktı
Doğru kabre gitti.
Varlıklarıyla yaşamınıza anlam katan insanlarla karşılaşmanız ve mutlu günlerinizin çok olması dileğiyle…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder